sevdam.net

Anasayfa | Reklam | İletişim | Üyeler | Sık Kullanılanlara Ekle | Giriş Sayfası Yap | sevdam.net

Alfabetik Listeleme

0-9 A B C D E F G H I J K L M N O P R S T U V Y Z TÜMÜ

YEMEM Kİ

    Bir horoz öttü uzun, yırtındı. O susmadan bir diğeri.Bir kertenkele hışırdattı çalıları.Bir eşek sesi yorgun, günden ümitsiz.Yaşlı karıkoca göründü yol başında.

    Bir horoz öttü uzun, yırtındı. O susmadan bir diğeri.Bir kertenkele hışırdattı çalıları.Bir eşek sesi yorgun, günden ümitsiz.Yaşlı karıkoca göründü yol başında.Fakir, çökmüş, sabahı hep geceden bekleyenlerden, uyumaz.ıhtiyar adamda bir heybe, sanırsın ki dünya yüklenmiş, ağır, edalı, yürümüyor, sürünüyor.Nene de kambur, çizgi çizgi yüzü, hat hat.Başparmakları göğsüyle urganın arasında, iki omzunun aşağısında ağır yüklü, sırtında çalıçırrpı tutturulmuş kalın urganla.Umarsız, boş vermiş.
    Çift on adım yürüdü.Tepe başında soluklanırken yeni uyanan köye baktılar uzunca.Meşeler hayli büyümüştü.ıç çekti kadın.Gelin geldiğinde köy alçaktı.Meşeler elli senede on beş metre kocamıştı.
    Uyanıyordu köy, bir esinti, bir ılıklık.Önce kadınlar uyandı.Sabah telaşası...Kümeslerde yumurtalar sıcak.Toplanası taze yumurtalar...Bu sabah daha bir çalımlı eşiniyor çilli tavuk.Belli ki hoşnut yumurtladığından.
    `Yine yumurta yiyeceğiz.` diye üzüldü kadın.Ne olurdu kesseler tavuklardan birini, debelense biraz, canı çıkınca alsa, bassa sıcak suya, paklasa tüylerini, temizlese içini bir sıcak hevesle...Atsa odunları ocağa.Yok yok.Hemen pişirmek yok.Önce bir haşlasa, o suyuyla günlerce çorba yapardı.şehriye de kordu içine.Sonra koparırdı kanadını bacağını ver ateşe. Çıtır çıtır kokardı, ağır.Tokluk kokusu sinerdi odaya.Her yer tavuk, her yer et.Minder, divan, yolluk, her yer tok.
    Yutkundu kadın.Çemberini bağlarken çatlak aynaya baktı, ifadesiz.Nerede o taze gelin, bu aynaya ilk defa bakan.Gülerdi, gamzeliydi.Sol yanında hemen belirirdi sevinince tatlı tebessümünde.Kaybolmuştu gamzesi.Gülmüyordu ki, gülemiyordu.Vuslat uzaktı.Toprak kavuşmuyordu sevdalısına, damlalara ki gülsün.Bir kurak, bir uğursuz zaman.
    Çıktı evden kadın.Kümese vardı. `Aboo.` Elleri ağzını kapamıştı. `Ne etcem? Ne yedirecem yiğitlere? Koca adam eridi ey dünya! Oğlan açlıktan köpük kusar.Neniz var kancık tavuklar? Taş mı yuttunuz tıkandınız?` Çöktü.Omuzları düştü.Tavuklar ne yapsın? Ne yesinler de beslesinler haneyi?
    `Un az.Yarımşar ekmek pişiririm.Doymaz ki benim adam.Yalpa vurur iki yana yine yürürken.` Kadın ağlamaklı.
    Ekmek, duman kokusu sardı haneyi.`Herif, Ali haydi gelin hele.Hamurunuz ekmeğe döndü.` Kadın çömelmiş, çubukla ekmekleri çeviriyordu.Sacdan lezzetli buhar yükseliyordu.Gözlerini omuzlarına sildi.ıçeriden musluk sesi duydu.Doğruldu.ıki adım beri gelip kocasına baktı içeri.Yırtık fanilasında daha da zayıf duruyordu.Burkuldu kadın.ılk gördüğü zamanlar saldı aklını.
    Süleyman`ın beyaz ceketi vardı.Yakası, kolları kirlense de elletmezdi, çıkarmazdı üzerinden.Köyün düğünü boldu eskiden.Herkes toplanırdı.Zurna davul başladı mı bağırmaya, Süleyman ortaya atılırdı, siyah, parlak saçları geriye taranmış, beyaz ceketli.Tozu dumana katar bir oynardı, ahaliyi saplardı uydurduğu figürlere.Açardı kollarını uzun, geniş omuzlu, dönerdi, dönerdi.Arada da nara atardı.Herkes alkış tutardı.Bilinmez kaç düğün oldu,kaç tur oynattılar Süleyman`ı.
    Bir gün Süleyman`ı kendi düğününde oynar buldular.Gelinin yanına oturtamadılar.Ne de yakışıyordu oynamak.Semizdi o zamanlar.Deli kız kaptırmıştı kalbini.Gelinlik içinde izler buldu kendini Süleyman`ın oyununu.Ne ara sevdalandılar, nişanlandılar unutmuştu besbelli.Damat beyaz takım içinde dön ha dön ediyordu. `Haydaa!` Toz, duman, yanık et kokusu, anason, çimen karmaşmış, köy düğünü.
    Kadın pişen ekmekleri aldı.ıki hamur daha koydu saca.
    Bir sürü altın.Ağır, çok ağır.Yakasına iğnelenmiş paralar.Ne kadar güzel oynuyor Süleyman.
    Altı ay bolluk gördüler.Çok çalıştı Süleyman.Neden sonra askere gitti.ıki güz gelmedi.Bir sabah bir Süleyman vardı eve ya eskisinle alakası yok.Ezilmiş, çökmüş.Köyde de kıtlık var.Süleyman gideli düğünler de seyrelmiş.
    Cızz! Ekmekleri çevirdi.ıç çekti.
    Ali doğdu.Bereket getirdi, para getirdi, karınları doydu.Dört senedir kasvet, keder sardı yöreyi.Kuş uçmaz kervan geçmez oldu.Ali okumak ister.Elde yok ki ağzı doyurasın.Beyaz ceketi elden çıkardılar. `Helal olsun Ali`me.Okuyacak, vali, kaymakam olacak hanım.` Süleyman’da bir eda.Ali okuyordu.Beceriyordu ya ah geçen ay...
    Umutlar da yükselmişti ürünlerle beraber.Geceyi gündüze katıp karı koca topladılar ürünlerini.Kara bulutlar aman vermedi.Bir iki gün yağmur yağdı ya şimşek çok çaktı.Sevindi köylü toprak neme doyacak diye.Uzun olmadı.Gece aydınlandı gök, şakıdı, ışıdı.Süleyman fırladı yataktan ya keşke uyanmayaydı.Emek yanıyordu yıldırıma boyun vermiş.
    `Ana,ana.` Dürttü. `Ana ekmekler kara olmuş, yanmış.` ırkildi kadın. `Kalktın mı yavru?` Yüzüne bakamadı çocuğun. `Otur siniye geliyorum ben.` Çocuk odaya geçti.ıki patates attı turuncuya çalan közineye.Tahta sininin yanına çöktü.Babası geldi, çöktü sonra.Sırtını sıvazladı aslanının. `Baba?` , kaşlarını kaldırarak `Sizin kazınız var mıydı ben doğmadan?`
    `Vardı.`
    `Kocaman mıydı? Pamuk muydu tüyleri,boynu ince miydi?`
    `He.` Adam uyukluyordu.
    `Baba? Kanatlarını açıpta boynunu uzatıyor muydu?`
    Adam bağdaş kurmuş, çenesini yumruğuna yaslamış, uyuyordu.
    `Ekmek atınca koşuyor muydu kaz? Tüyleri güneşte yalp yalp parlıyordu değil mi? Gagasıyla kanadının altını yolup temizliyordu bir de.`
    Kadın ekmekleri sofraya getirdi.Adamı dürtüp uyandırdı.Buharlar çıkaran ekmekleri yemeye başladılar.
    `Oğlum, kuzum, ne kadar acıkmışşın.Yeni koydum, koca ekmekleri çiğnemeden mi yuttun?` Kadın şaşırmıştı.Süleyman bile önündekiler yarılamamıştı.
    `Yedim anam, yedim de doymadım az biraz daha ver.Baba? Sırtında kara lekesi vardı değil mi kazın?`
    Adam birşey demeden sofradan kalktı.Paltosunu alıp yollandı.
    `Ali, yavrum, arkamı dönmemle önündeki yok oluyor.Ağzının şapırtısını duymadım.Ne kadar da acıkmış yiğidim.` Saçlarını sevdi oğlunun.
    Okuyacaktı Ali.Bir gün beyaz takımlar giyinmiş ,otomobiliyle bir varacaktı ak badanalılarına.Toz, toprak, çocuklar, binbir gürültü.Ağızlar kulaklarda.Bir inecekti Alisi otomobilden, kalın güneş gözlüklü, çarpacaktı körpe kızların kalbi.Ali dönüpte, dönmeyi bırak göz ucuyla bile, bakmayacaktı.Doğru varacaktı anasının kollarına.Mor basma da alacaktı anasına.Bir de yeşil oyalı ak çember.Kahvede dimdik oturacaktı Süleyman da.Çay içirecekti herkese, beleş.Sonra Ali girecekti içeri, uzun boylu, yiğit.ıki kuşak, üç kuşak konuşacaktı Ali`yi köylerinde.
    `Ana ben gidiyorum.Tepeye varıp su kenarında oynayacağız.`
    Kadın doğrulmadan, çocuk çoktan çıkmıştı bahçeden.
    `Mehmet, Mehmeeet!` Bağırdı Ali. `Haydi be oğlum bak camdan be.`
    Gözü çapaklı bir çocuk pencereyi araladı.Geleceğini işaret etti.Dakikayı doldurmadan kapıda belirdi.Naylon terliklerini giyip patikaya yollandı.ıki çocuk hiç konuşmadan tepeye kadar yürüdüler.Dikenli çalıları aşıp, hışırdayan yapraklara basarak kıyıya geldiler.Hava açıktı.ıki top bulut akıyordu sakin.Bir kartal süzüldü dakikalarca.Metrelik kanatlarına hava dolan, dik, keskin bakışlı koca kartal.Kuş gözden yitti.Çocuklar konuşmuyordu.Mehmet mavi gözlerini kırık dalla oyduğu çukura dikmiş, arada kısık kısık burnunu çekiyordu.Su kıpırtısızdı.Belli ki kaz henüz geçmemişti.Ali atıldı `Ben yemek yemedim işte.Yemedim de yemedim.Anamı kandırdım.Ekmek yapmıştı.Pantolonuma soktumda ak kaza yem olsun diye.` Pantolonunu dizine kadar indirdi. `Bak nasıl pişirdi, yaktı bacaklarımı körolası ekmek.Sıcaktı, sıcaktı ya olsun.Ak kaz yesin de berrak berrak güneşte, yalp yalp etsin, aksın suda kıprtısız.`
    Mehmetin gözü çukurdaydı, dalmıştı. `Ali? Ak kaz bizim kardeşimizdi ya, öyle belledik ya?`
    `Eee?`
    `Kötü ettik.Babam dedi ki...`
    Ali çöktü.Mehmetin babası ne derse hep kötü olurdu talihleri.Yutkundu. `Ne demiş baban be.Ulan kazın kardeşliğinden ne olacak?`
    Mehmet durmadı. `Dedi ki, olmaz, dedi, kazdan kardeş olmaz, dedi, hadi oldu, olmaz ya, oldu diyelim, kazla olurda o kazla hayatta cihanda olmaz, dedi.`
    `Sen ne...`
    Mehmet kesmedi. `Ben sustum.Büzüldüm.Köpürdü ya babam.Vurur sandım.Döver sandım.Olmaz, dedim, hiç kazdan kardeş olur mu, dedim.Sevdi kafamı, okşadı ya inanmadı yine kardeşliğimden döneceğime.`
    Bir an gözleri çukurdan kaydı.Su yüzeyine ufak balıklar sökün etmişti.Ali ekmek atar mı diye baktı.Ama atar mı hiç.Ali öz kardeşi yalp yalp eden kaza verecek.Hiç kardeş rızkı yedirilir mi? Vazgeçti.Teklif etmedi.Sürdürdü. `Oğlum, dedi, o kaz, dedi, efsunludur.Köyümüz asırlıktır.Koca çınardır.Bizim dedelerimiz gelmeden kazlarınmış bu köy.Dedelerimiz gelmişte, köye girmişte, kazları kıyıp kıyıp yemişlerde bir tek kaz kaçmış, kurtulmuş.Dağları aşmışta çöl ötesine varmış, kendisini efsunlatmış.` Ali dikkatle dinleyince daha bir heyecanlandı. `Köye geri gelmiş sonra, dedi babam, kardeşlerinin öcünü almaya.Su içen çocukları dereye itermiş gagasıyla.Kimse bilmezmiş kaz olduğunu.Kaz değilde kaza derlermiş.Üç, beş, onbeş çocuk boğulunca dellenmiş köylü, dedi babam ya hep anlattı.Hiç, dedi, kazdan kardeş olur mu, dedi, biz kazlarla hasım olmuşuz, kanlıymışızda dünya ahiret kardeş olamazmışız, ya öyle dedi babam.`
    Ali`nin suratı ekşimişti ya belli etmedi.Mehmet şöyle bir kıpırdadı.
    `Bu bizim kaz var ya, yalp yalp eden ak kaz, kardeşiz ya, hasımmış bize.Efsunlunun öz torunuymuşta bizi derede boğmak istermiş, dedi babam ya benim babam, kazla küsün, dedi.`
    Ali, kaz da nerede kaldı bugün, diye düşündü.
    `Babam dedi ki, bu kaz soyu var ya kaz soyu, dünya durdukça dururmuş anca.Dünya durmaz ya hiç, durmaz ya bunlar da hep çocukları dereye itip boğacaklarmış.Babam dedi ki...`
    `Sus laaaaan.Sus.Boyu devrilsin babanın.Gözü toprağa baksın.Ne ister fukara ak kazdan, öz kardeşimizden? Benim babam dese, öyle dese, hasımız dese, kaçardım evdende babam suratıma bakmazdı.Ak kaz kollardı beni, üşütmezdi, kanadının altına kordu.Kardeşiz ya.`
    Sustular.Güneş yön değiştirdi.Bir yel çıktı.Yaladı, enseleri titredi.Güneş küçüldü.Kaz nerede kaldı bugün?
    `Ali be?`
    `Ne var?`
    `Ak kaz gelmedi.Acaba sahiden şu an öbür köyün çocuklarını suya...`
    Pat!
    `Ne vurdun lan piç Ali?`
    Sustular.Karardı hava ya kalkamadılar, doğrulamadılar.Daha ak kaz gelecektide ekmek verecekti eliyle Ali.Mehmet de verecekti ya ak kaz onları suya itmeyecekti.ıllaki itecekti de en son iterdi.Kardeştiler ya.Köyde çok çocuk vardı.Onları iterdi.En son Mehmet`le Ali`yi.
    `ıllaki iter.`
    `Ne?`
    `Yok birşey.`
    Ali ters ters baktı mehmete de tekrar vurmadı, acıdı, severdi.
    Sustular. Güneş devrildi. Dağın ötesinden ulu çınarlara, meşelere selam edip kayboldu. Su kenarının pus aldı. Akşam haşereleri göründü ardarda. Su kıpırtısızdı. Ak kaz gelmedi. Gelmeyecekti herhalde.
    Mehmet`in önündeki oyuk koskocaman olmuştu. Sürekli çeviriyordu çomağı, oyuğu genişletiyordu. Ali sessizdi, ağlamaklıydı. Ah, su bir kıpırdasa... Sağ taraftaki kayalara baktı. ışte tam oradan, kayaların ötesinden. Vakit de karanlık etti suyu. Kazda gece ne güzel görünürdü kimbilir. Tabi ya. Nasıl akıl edememişlerdi. Ali sabah yemedi, yemedi de kaza getirdi ya lokmasını, kaz bilmiştir. Efsunlu ya bu kazın dedesi, o söylemiştir. Ali, demiştir, Mehmet de var yanında. Kazda en güzel karanlıkta görünür belli ki ondan yollamamıştır dedesi. Ali, demiştir, sana ekmek getireceğim diye bacağının arasında saklamış da yanmış fukara, demiştir.
    Hak etti, git, salın, öyle bir süzül ki gurur duysunlar seninle, demiştir dedesi. Ay ışığında kesin daha güzel parıldar tüyleri. Ak, daha da bir ak kesin, kesin öyle demiştir ak kaza dedesi, efsunlu.
    Çat! Ali irkildi. Mehmetin çomağı kırılmıştı. Yarı sapı gömülü kaldı. Bakıştılar, ürktüler. Rüzgar uğulduyor, gece çın çın kalplerinde geziyordu.
    `Ali be.`
    `Ne?`
    `Gelmedi bak, gelmedi.Su da kıpırdamadı.`
    Kayaları gösterdi.
    `Nah şuradan uzatmaz mıydı başını gelseydi? şimdi. Hemen şimdi.Uzatmazmıydı? Gelmedi. Gece oldu ya hiç gelmez.`
    Ali içine sindi.
    `Ali, demiştim ya, efsunlu işte bunun dedesi, yollamamış. Aslında, demiş, git, demiş, oları suya it, boğ, demiş. Demiş ya kaz istememiş. Bizi kardeş bellemiş. Sonra dedesi de yollamamış, salmamış.`
    Burnunu çekti.
    `Kalk gidelim üşüdüm oğlum ben. Hşşt. Ali?`
    Ali kalktı. Gerindi. Gözleri hep önündeydi. Aklına ekmekler geldi. Gideceklerdi ya kaz gelirse... Gelirse yemek ararsa... Tüyleri ay ışığında yalp yalp. Ekmekleri oyuğun yanına koydu. Cebinden bir bilye çıkardı. ekmeklerin ortasına koydu. Yemyeşil, parlak, gıcır.
    `Kaz bizi unutmaz. Geç gelir bilirim.`
    Nefeslendi.
    `Bilyemden tanır, bilir. Ali der, gelmiş, der.Bilyemi alır, ekmeği de yer. Doğru efsunlu dedesine gider. Bak dede, der, bak, beni, der, yollamadın, der, ya o çocuk iyidir. Bana bilye vermiş, der. Yalp yalp. Ali vermiş.`
    `Mehmet de.`
    `Mehmet de, Ali de ya. Beklemişler de babaları kızmasın diye dönmüşler. Yoksa süzülürümde bakmazlar mı?`
    Yirmi dakikaya köye vardılar.Üç hane tütüyordu, kesik. Köpekler bağrışıyordu. Boğuk, her yandan. Hayal kırıklığı iki çocukta da pek belirgindi. Dişleri dişlerine geçmiş, yüzleri eskimişti kahırdan. Akıllarında birsürü kaz süzülüyordu bulanık, kıpır kıpır.
    Yürüdüler. Mehmet sabah başladığı yere dönmüştü.
    `Babam dedi ki, kaz, dedi, efsunlu dedesi...`
    Çat!
    `Söyleme ulan, söylemeee. Başlatma babandan, ne bilir baban. Babanın dedesidir efsunlu.`
    Soluğu arttı. Gözleri kapalı sövüp, sayıyordu.
    `Anan da efsunlu yaa. Kaz bana demişti zaten. Mehmet, demişti, bana babası, efsunlu diyor ama, demişti, özdür efsun onlarda, anası, babası, o Mehmet de, demişti.Yaa.`
    Hırsından dişleri gıcırdıyordu. Doğruldu. Arandı.
    `Ulan it.`
    Ali söylenirken, öteki, eve girmişti. Gizliden, hissiz.
    Ali çocuk köpürdü, tepindi, yuvarlandı, yumrukladı. Kan ter içinde eve vardı. Bahçedeki çeşmede yüzünü yıkadı. Üstünü başını sildi. Saçlarını ıslak, yana yatırdı. Bekledi. Nefesi düzelince eve girdi. Unuttuğu bir koku çarptı yüzüne. Sıcak, lezzetli, davetkar. Sahi, çok acıkmıştı. Ağzı çiriş çanağına dönmüştü. Odaya vardı. Sıcacıktı. Ayakları karıncalandı, kaşındı. Babası oturuyordu. Aliyi görünce sevindi, yeynidi. Yer etti yanına. Ali gitti, oturdu, gömüldü babasının böğrüne. Anası da geldi içeriden.
    `Ali`m, kuzum.Bak baban bizi aç koymadı bugün. Önce çorba sonra et. Et ya pilav da yaptım. Oğlum, yavrum. Büyü de anana hep et getir. Emi yavrum?`
    Ali sevindi. ıçi uçtu, dolandı, geldi oturdu yerine. `Et.` Ama nasıl? Muhtar bile, Dursun`un babası bile et yiyemiyordu. Pahalıydı, pahalıydı ya ucuz olsa ne yazar. Hiç yoktu elde avuçta. Baba sözü aldı.
    `Bugün bir geçtim kahvenin önünden... Tüm suratlar bana döndü, değdi. Bir salındım, bir...`
    Anası `Çalımından geçilmedi yaa, ya senin baban. Bir salındı...`
    `Geçtim gittim. Bakmadım o yana. Kucağimda nah bu kadardı boynu bükük.` Ali duraksadı, heyecanlandı, benim babam, diye gururlandı, coştu, duraladı, karıştı.
    `Boynu bükük?`
    `Bükük ya.` Dilini yandan aşağıya saldı adam.
    `Böyle.` Güldü. `Efsunlu dediler, kurşun işlemez dediler. Kaz. Peh!`
    Çocuk donuklaştı.
    `Hadi hanım getir şu kazı, canımıza can katalım. Yesin yiğidim, yesin de salınsın, geniş.`
    Ali yutkundu. Acısı içine çökmüştü. Böğründe hendekler açılmıştı. Tekrar yutkundu.
    `Ben kaz yemem ki...`

Detaylar

  • FaceBook'ta paylaş
  • FaceBook ta paylaş
  • Ekleyen : canısı
  • Okunma Sayısı : 1796
  • Yorum : 0
  • Tarih : 06.12.2008
  • Sonraki Siir:
  • DÜĞÜM
reklam

Etiketler:

Yorumlar Yorumlar Yorum Ekle

Bu siire yorum yapılmamış yada yapılan yorumlar onay bekliyor.!

Facebook'ta bizi bulun