sevdam.net

Anasayfa | Reklam | İletişim | Üyeler | Sık Kullanılanlara Ekle | Giriş Sayfası Yap | sevdam.net

Alfabetik Listeleme

0-9 A B C D E F G H I J K L M N O P R S T U V Y Z TÜMÜ

sevda yasağı

    Ne çok şeyi paylaştık seninle, kimi gün güldük, kimi zaman ağladık. Göz yaşlarımız birlikte aktı. Kahkahalarımız çınladı ortalıklarda.... O zamanlar paramız yoktu belki, ama mutluyduk değil mi?

    O soğuk, hırpalanmış sonbahar günü seninle aynı hücrede işkence görüyorduk cellatların eliyle. Ve şehir ardımızda duman altı bir meyhaneydi sanki. Oysa biz seninle, büyük ve küçük turlarında hayatın, çağla tadında sevdalardaydık. Ve ben Diyarbakır’da çiçeklenmiş erik ağaçları, papatyalar ve çamlar gibi, yeşermiş kırların göğsünde bir derin uykudaydım. Bilmezsin… Her şey, grinin o en kasvetli, o en ağır tonlarındaydı, aylar boyu. Ne gök ve deniz mavi, ne ağaç yeşil, ne de vapurlar beyazdı. Grimsi maviler, grimsi yeşiller, grimsi kırmızılar ve çamur kıvamında hasretler sarmıştı etrafımızı. Sevdaya, dostluğa ve umuda böylesine bulaşmışken, birden cellatların cop sesleri hüzün salmıştı sessizce öpüştüğümüz geceye.

    Oysa bir tek sen, sadece sen, yalnız siyah ve yalnız beyazdın. Denizin mavi köpüğü, yaprağın yeşil gözleri ve akşam güneşinin içime dolan ılık kanı, senin avuçlarındaydı. Saçlarında Diyarbakır’dan gelen şafak rüzgarları, gözlerinde toprağa koşan suyun coşkusu ve teninde aklımı başımdan alan bir çiçek kokusu…

    Bir sabah vakti yalan dünyaların karanlık yollarında bulup da seni, yol verince aşka, işkenceli dertlerimden sıyrılarak, yelken açmıştım cellatların olmadığı uzak diyarlara.
    Hücre duvarlarından ışık sızar mı söyle bana? Söyle gülüm, kanlı bedenlerden dağılır mı yanık kokusu. Şimdi böyle karanlık odamda oturmuşken bir başıma, resimlerinden bu yana esiyor bahar rüzgarı. Ve bu dört duvar arasında, maviye çalan kızıl ışıklar dolanırken, sanki şehrin pamuk tarlalarında güneş doğuyor…

    Ama ne olur bir daha arama…
    Arama beni bu diyarda… Arama, içinde batık gemiler gibi sakladığın eski sevdaların buruk anılarında… Senin okuduğun kitaplarda geçmez benim adım… Bir akşamüstü caddede yürürken, ansızın rastlayamazsın bana. Oturduğun semte uğramadım. Gözün kapalı yürüdüğün sokaklardan geçmedim bile. Gördüklerini görmedim, duyduklarını duymadım… Beni, arama avuçlarında. Ellerim ellerine, gözlerin, gözlerime uzak duruyor bedenimde… Sesin, akşam meltemiyle uzaklardan gelen bir türkü… Ve ben, İstanbul’un bir ucundan bağırırken karmaşanın ortasına doğru, sesim, yankısı gibi yabancıydı bana…

    Rüzgarlar…Beni bilen, beni ağlatan… Avuçlarıma buruk hüzünler bırakan. Ve giderken çocukça sevinçlerimi alıp götüren…Yani ben kokan rüzgarlar, saçlarını okşamadı hiç. Yakandan girip, koynundaki baharda uykuya dalmadı… O rüzgarların sakin denizlerden koparıp, önüne kattığı dalgalar, oturduğun şehrin rıhtımlarına vurmadı… Ve sen bir kez olsun, ansızın nedensizce dönüp ardına bile bakmadın.

    Benim öyküm yağmurlarla başladı…Düşen ilk yaprakla, kırılan bir fidanla, biten bir sevdayla…Başlar öyküm, güneş bir daha dönmeyecekmiş gibi, dağların boynuna sarılıp veda ederken. Ağlara takılır kalbim, vurulur ceylanlar gibi sevinçlerim, bir kahpe odada işkence görürken. Yürür gece. Yürür kara bulutlar. Ve benim öyküm, dört duvar işkence odalarının ıssızlığında başlar.

    Adını yazmaz kalemim. Gözlerinin rengini görmez. Kokunu duymaz. Sevdamı umursamaz. Hayalin, şiirlerime satır, hikayelerime konu olmaz… Bilmezliğinden değil elbet… Yorgunluğundan, kırılganlığından…Ak kağıtlara kanayan yıllanmış yarasından…
    Arama beni kendi öykünde. Güneşin geceyi, suyun ateşi araması gibi imkansız bir hevesti benimkisi.

    Ayaküstü aşklar dünyasında, benim karakalem sevdamı arama.
    Hani, yollarını kar kapatır uzak köylerin. Geceleri bembeyaz karanlıklar yürür üstüne. Bağıramazsın…. Dağdan aç kurtlar gibi iner, ölümü bekleyen mahkuma. Ve o umut dediğin sihir, mavi bebeğin gülümseyişinde gizlidir. Gözyaşın akar içine… Anlatamazsın… Anlatamazsın, kurda kuşa vatan hasretini… Susarsın, kabullenerek çaresizliğini… Sonra sevinçler terk eder sessizce rıhtımları…

    Hani, elin ayağın bağlanır, gülüm. Kalırsın gecenin ortasında. Her şey gömülüdür, soğuk bir odanın ıssızlığında. Her şey o an uzaktır ellerine. Ve her şey yoğun bir gölgenin karanlığında gizlidir. Bahar esintileri ararsın, sigaranın yüzüne vuran dumanında. Yumruk yemiş gibi yığılır kalırsın… Özlemler sarar kalbini… Dilinin ucuna gelir. Anlatamazsın…

    En derinlerinde saklıdır kalbimizin, isimsiz hasretler…Kalabalık caddenin ortasında… Kimsenin kimseyi fark etmeyişinde… Yetim çocuklarının vitrinlerdeki oyuncağa bakışında… Işıklı parlak kentlerin zifiri karanlığında… Bir gecekondu penceresinde açan menekşede…Ve limana bir daha dönmeyecek, gemiye sallanan mendillerin neminde gizlidir. Bir de yitik sevda sözlerinin yankısında.

    Sen gelirsin, mevsim döner. Bulutların rengi, sigaranın tadı, rıhtıma vuran dalganın sesi değişir. Saçlarımda bahar, ellerimde kır çiçekleri… Gözlerim dalar mavi ufuğa. Belirsiz hasretler, anlamsız sevinçlere döner… Gülüm, şu sevda dediğimiz, hücredeki yalnız mahkumun gözyaşlarıdır aslında…

    Ve şimdi ben, böyle kaygılı, böyle suskun ve yalnız, sabahı beklerken odamda. Ansızın çalacak telefonun sesinde, vurulacak bir kapı beklentisinde, bu şehri terk edip gitme düşüncesinde, o isimsiz hasretlerin en koyu rengine bulanmaktayım…

    Benim çocukluğumda gece yarısından sonra dışarı çıkılmazdı. Yasaktı… Sıkı sıkıya yönetimlerin karanlığında, tomurcuk güller kuruyordu. Diyarbakır’da darbe günleriydi. Bağlar semti, hiç bu kadar bulanık olmamıştı. Bilmiyorduk, duymuyorduk, görmüyorduk… Ama bir yerlerde gencecik fidanlar soluyordu. Üstelik aylardır adamakıllı kar da yağmıyordu. Kış bile kendinden utanıp, soğuk ellerini çekmişti o yıllarda şehirden. Gelip geçici atıştırmalardan sonra tutmuyor, kar sanki yerde durmak istemiyordu.

    Oysa ben, bahara yaklaşan o günlerde, bembeyaz elbiselerini giymesini bekliyordum mevsimin. Maviye ve beyaza hasrettim. Hapisliğimiz bitecek gibi değildi. Sürekli karanlıkta kalıyorduk geceleri. Kömür sobası, kızıla boyarken odaları, ben hücremde gün batımlarını özlüyordum. Annem, sabahları yakacak odun bulamazken ve sıkı sıkıya sarılınca kardeşlerim yorganlara, cellatlar ülkeme ihanet etmemi istiyordu benden. Ama benim ne ihanet edesim vardı ne de gülesim. Tükürdüm yüzüne fahişe celladın. Yalnızca ağlıyordum onurluca. Haritasız yürek defterlerinin karelerinden rotalar çizip, uzak yollara düşüyordum. Lice’den alıp atımı, aşkımı arkamda bırakarak, dağlara vuruyordum kendimi. Aşk, sevda, deli yürek, artık ne varsa…

    Lice’den ayrılan sadece atlardı aslında. Karanlığın ortasında ansızın çıkıp gelen, bu kirlenmiş mektup zarflarına benzeyen bakımsız atlar, kara haber gibi yanaşıyordu dağlara. Atlar üzerinde kaygılı yüzleriyle insanlar, en iç ceplerine sakladıkları ve şehirden getirdikleri acı öyküleriyle, dağlara yürüyorlardı. Yalnızlardı, çünkü beraber yürümek yasaktı…
    Kar gecenin bir saati ansızın bastırıyordu. Ve her şeyi bir karış kar kaplıyordu. O günlerde Arap kızları değil, biz çocuklar bakıyorduk camlardan. Ama gülmüyorduk…Evlerde pencereye çıkmamız da yasaktı. Dışarıda babam, içeride gardiyanlar koyuyordu yasakları. Perdelerin arkasına geçip, gizlice ağlıyorduk sokaklara bakarak. Bazen izin kopartıp evin önünde oynuyorduk… Ama en fazla 10 dakika. Yasakların başlamasına bir avuç mutluluk kala, dış kapıdan babam beliriyordu.

    Herkes kardan adamlar yapıyordu. Oysa ben öylesine sıkılmıştım ki adamlardan, yalnız kardan çocuklar yaratıyordum. Zaten yedi yaşında bir çocuğun güce neye yeter ki? Kardan küçük insanlar, kardan sevgililer… Ama hep yarımdı bedenleri. Bir kurşunun yüreğimizi delip geçmesi gibi ansızın saat vuruyordu on ikiyi. Kardan çocuklarım, önlüklü usta ve korkunç ellerin bıçak sallayışla, rahimden kopartılan bebekler gibi kalıyordu öylesine. Elleri yoktu, ayakları yoktu, dudakları yoktu… O günlerde içimizde yeşeren tüm çocuksu duygularımız, saf tertemiz sevgilerimiz, denizler kadar büyük güvenlerimiz ve bahar kırlarında gelen sevinçlerimiz bir bir kürtajlandı… Bize yalnız buruk acısı ve ömür boyu taşıyacağımız izi kaldı…

    Sabahları kar gitmiş olurdu. Kardan sevgililerimi de yanında götürerek. Gidiyordu ve biz kalıyorduk odalarımızın karanlığında.

    Sonra her kar yağdığında ben her şeyi bırakıp bu biçimsiz sevgilimin sadece gözlerini yerleştirmeye başlardım yüzüne. Kolları, ayakları, ağzı ve burnu olmasa da olurdu. Yalnız ama yalnız gözleri. Çünkü sadece buna zaman vardı. Zaten ayaklarına gerek yoktu, yürüse yakalayıp atarlardı bir hücreye. Kolları yoktu, çünkü elinde bir şey gelmezdi. Ağzı yoktu, söylenecek her şey söylenmişti, ya da dinleyen yoktu. Kulakları da yoktu, hem anlatacak neyim vardı ki… Burnu yoktu, çünkü sadece barut, kan ve sinsi bir ihanet kokuyordu her şey… Soğuktu bedeni. Annem atkımı çıkartmama izin vermiyordu… Ne beremi ne de paltomu…Sarıp ısıtamıyordum onları……

    Sadece gözleri vardı. İki karanlık, iki kederli göz bebeği. “Kör olmada gör beni” derdim sanki. Gör bizi. Bu karanlığı, bu yalnızlığı, bu solgun yüzümü gör. Çünkü sabah olmayacaksın. Sabah ben uyandığımda gitmiş olacaksın. Arkadaşlarının yanına döndüğünde, anlat gördüklerini. Anlatabilsinler, bu şehirde olup bitenleri. Bilsinler ki sabah vakti yağsınlar. Ve gece saat onikiyi vurana dek, kar topu oynasın çocuklar… Kapatın yolları, donsun denizler. Vapurlar gelmesin, ya da ben koşarak çıkayım buzun üzerinde bu şehirden. Kardan çocuklarım büyüsün, kardan sevgililerim sarsın beni. Ve ısıtayım ellerini…

    Erirken, kömür gözlerinden kara bir yaş akıyordu göğsüne. Ve anladım ki, yalnız beyaz umutlar ve saf mutluluklar kara göz yaşları döküyordu bu şehirde… Ve onlar bu yüzden bir daha hiç gelmediler… Ağlamak yakışmazdı çünkü kar beyaz sevdalara…

    Babam aldı gene beni içeriye… Ama hiç kimse bilmez. Bir yanım kaçtı evden… O en çocuksu mutlulularımı, özlemlerimi ve insanlara olan sonsuz sevgimi de alarak yanında. Çünkü o, hiç bir şey bu kadar kötü olamaz diyordu. Hiç bir mevsim bu kadar kara, hiç bir dönem bu kadar acımasız olamazdı. Koşan çocuklara kimse kurşun sıkmazdı ona göre.
    Bir yanım o gece alıp başını kar topu oynamaya ve imkansız sevgilinin bedenini tamamlaya gitti. Ellerini, dudaklarını, saçlarını yerlerine koymaya… Atkısını boynuna dolayıp, eldivenlerini giydirmeye. Ve ısıtmaya kalbini, erimeyen beyazlığının…

    Karanlığa doğru koştu…Bir düdük çaldı, bir kurşun namludan fırladı… 30 yıl oldu… Ve ben onu bir daha hiç görmedim…

    Seninle dün akşam yürüdük Diyarbakır’ın hüzünlü sokaklarında Ne atkını almıştın yanına, ne bereni. Üşümüştü ellerin. Tuttum ısıttım ellerini. Atkımı vermek istedim, ya da beremi. Sarıldım beline. Saçlarından bahar doldu göğsüme. Gözlerinden öptüm.

    Yine de, seni gece onikiye doğru bindirip dolmuşuna, uğurlardım… Gitmen gerekiyordu. Benim de. Başkalarının koyduğu kurallara göre yaşıyoruz gene… Sevgiliye, gece yarısında sonra sevda yasağı bitmedi bir türlü

Detaylar

  • FaceBook'ta paylaş
  • FaceBook ta paylaş
  • Ekleyen : canısı
  • Okunma Sayısı : 1361
  • Yorum : 0
  • Tarih : 21.11.2008
  • Sonraki Siir:
  • seni sevmekten vazgeçmeyeceğim
reklam

Etiketler:

Yorumlar Yorumlar Yorum Ekle

Bu siire yorum yapılmamış yada yapılan yorumlar onay bekliyor.!

Facebook'ta bizi bulun